Muhtasar ve müfid

17 Haziran 2007, Pazar

Eskiler ‘muhtasar ve müfid’ derlerdi, söylenecek her şeyi içeren kısa ifadeler için; benim son zamanlarda okuduğum en muhtasar ve en müfid yazı Akşam’da Serdar Akinan imzasıyla bugün çıktı. Ülkemizde son iki yıldır yaşanan her şeyi birbiri ardına sıralasa ve sonra her birinin sebep ve amacını teker teker izah etseydi, gözlerimin önündeki perde ancak bu kadar açılabilirdi.

Serdar Akinan aynı grubun televizyon kanalı olan SkyTürk’ün yayın yönetmeni. Pazar günleri Akşam’da çıkan yazılarını dikkatle okuduğumu bilmenizi isterim. Danıştay baskını sonrasında göze batar hale gelmiş ‘Kuvacı’ yapılanma tablosunun dağılması için en önemli çaba, ‘Kuvacı’ iki eski subayla yaptığı röportajı ekrana taşımasıydı. SkyTürk Nihat Genç ve Yalçın Küçük’ün de görüşlerini açıklamasına imkân sağlayan televizyon kanalı.

“Hesaplaşma mı, ama kiminle?” başlıklı yazısında, Ahmet Altan’ın “İran ve Rusya ile işbirliğine gidecek bir Türk cuntasının bölgesel ve küresel dengeleri domino etkisiyle sarsacağını ve bunun bir savaşa dönüşeceğini savlayan” tezi için “Tamamen katılıyorum” diyor Serdar Akinan… Hudson Enstitüsü’nde konuşulanları da ‘cunta’ (‘darbe’) beklentisiyle ilintilendiriyor. Edindiği izlenimlere göre, Ak Parti, yüzde 40’ları aşan oyla gümbür gümbür geliyormuş…

“Masa başından yazmıyorum; dolaşıyorum ve görüyorum” diyor…

Ak Parti’ye çok yakın çevrelerin emekli astsubaylarda ele geçen bombalara ‘büyük bir panikle’ yaklaşıp “Asıl tehlike burada” demelerine gülüyor ve “Keşke her şey bu kadar basit olsaydı” diyormuş…

Çarpıcı satırlar yazının sonunda: “Bu devlet bir karar aldı. / Altan bunun farkına vardı. / Onu yazıyor. / Artık anlayın ne olur... / Bir iç hesaplaşma da olacak ve ağır olacak. / Yazık etmeyin.”

Yanlış hatırlamıyorsam, Serdar Akinan uzun sayılabilecek bir süre ABD’de yaşamıştı. Bu sebeple “Bu devlet” demesi kafamı karıştırdı. Bütün göstergeler şu anda yaşadığımız süreçte etkili olan devletin ABD olduğuna işaret ediyor. Hiç değilse ABD devletinin bazı (Neo-Çılgın) unsurları… Askerlerin eline beyaz kart verdiğinin hâlâ anlaşılmadığını gördüğü için bazı subaylarımızı Hudson Enstitüsü’ne çağırıp ‘darbe’ senaryosu üzerinde tartıştıran devlet ABD çünkü…

Herhalde Serdar Akinan “Bu devlet” derken ABD’yi kast ediyor. Aksi halde, yani “Bu devlet” derken Türkiye’yi kast ediyorsa, devlet adına karar alanların toplumun yüzde 40’ı ile hesaplaşacaklarını anlamamız gerekir ki, ‘derin devlet’ bile bu kadar akılsız ve cüretkâr olamaz.

“Eğer ABD değil de gerçekten derin devleti kast ediyorsa” derken bir bildiğim var: Bazı meslektaşlar karşılarına çıkan vaktiyle rütbeli görevler yapmış bazı tiplerden müthiş etkileniyor ve onların ağızlarına bakıyorlar. Emekli kahvelerinde konuşulan üslupla kendilerine aktarılan bazı değerlendirmeleri ‘derin devlet’ ile ilintilendirip dehşetengiz sonuçlar çıkarıyorlar. “Kimler?” deyip liste hazırlamamı isteseniz, hayli uzun sürecek bir çalışma yapmam gerekebilir.

Seçimin yapılacağı 22 Temmuz tarihi fazla uzakta değil, şunun şurasında beş hafta kaldı. Ak Parti yüz 40’a varacak bir ilgi bulur mu bu seçimde bilemem; hiçbir fikrim yok. Aylar önce, ekranda (Kanal D / 32. Gün), “Yüzde 20 de alabilir, yüzde 50 de” dediğimi hatırlayan çıkabilir. Sandık pek çok unsurdan etkileniyor bu süreçte; her birinin artı ve eksi özellikleri olan unsurlar bunlar.

Hudson toplantısı ve derin devlet adına konuşup yazanların çıkışları 23 Temmuz sonrasını çok daha ilginç hale getiriyor.

Nasıl olsa yalnızca özel dâvetle ulaşılabilen özel bir günlüğe yazıyorum, kendi dehşet senaryomu da burada paylaşabilirim: Uzak bir başkent, bizdeki birilerinin iştahını, sonrasında kendi gibilerin eliyle kellelerini almak için de kabartıyor olabilir.

“Muhtasar ve müfid” olsun istediğim bir yazıyı ne kadar da uzattım. En iyisi noktayı burada koyayım: Serdar Akinan’ın “Yazık etmeyin” temennisine ben de yürekten katılıyorum.

Cevapsız bir soru

14 Haziran 2007, Perşembe

Türkiye’de konumlar ve görevler arasında çoğu kez geçişlilik söz konusudur, pek çok kamu görevlisi ya da politikacı üzerine vazife olmayan işlere karışır. Bu sebeple hiyerarşik düzene bakarak kimin ne yaptığını bulsak bile, yapılan bir işin kim tarafından yapılmadığını hayli zor keşfederiz. Sarf edilen birbiriyle çelişik sözlerin şifrelerini de çözmekte zorlanırız. Bazen keşfedemez ve çözemeyiz de yalnızca tahminle yetinmek zorunda kalırız.

Ankara’da her köşe başında bir senaryonun konuşulmasının sebebi budur; hem de sadece şimdilerde değil neredeyse başkent olduğu ilk günden beri… Falih Rıfkı’nın ‘Çankaya’, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Politikada 45 Yıl’ adlı anı kitaplarında anlattıkları Ankara’da yaşananlar yakın zamanda çoğuna benim de tanık olduğum olaylardan pek farklı değildir.

Bu konu, aklıma, geçen hafta, İstanbul’dan Ankara’ya dönerken havaalanında karşılaştığım bir grup genç meslektaşla konuşurken geldi. Genelkurmay Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi (SAREM) tarafından düzenlenmiş iki günlük uluslararası toplantıya katılmışlardı. Dinlediklerini ve toplantı aralarında üst düzey komutanlar ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’la yaptıkları sohbetleri bana da aktardılar.

O toplantıya Amerika’dan ‘Neo-Çılgınler’ ekibinin belki de en çılgınlarından biri olan Michael Rubin’i de çağırmaları dikkat çekiciydi. Bir ara Pentagon’da da görev yaptığı için bizim askerlerle tanışmış olabilir; şimdilerde ‘araştırmacı’ geçiniyor ve American Enterprise Institute adlı düşünce üreten kuruluşta çalışıyor Rubin. Kendisine imkân sağlayan herkese Türkiye üzerine çılgın teorilerini anlatıyor, gazete ve dergileri de ihmal etmiyor. Ona göre, Ankara’da ‘İslamo-faşist’ bir iktidar var, onu devirmek için asker müdahale etmeli. Onu okuyan asker, “Mutlaka müdahale etmeliyim” diye düşünür zaten.

Böyle bir tezin sahibini Genelkurmay’ın konferansa çağırmasını mânidar buldum. Acaba Rubin kendisini askerler ve emekli askerler arasında rahat hissetti mi?

Katılanlardan biri anlattı. Rubin konferansın tek Amerikalı konuğuymuş ve oturduğu yerde önünde Amerikan bayrağı duruyormuş… Toplantı sırasında söz alanlar, ne zaman Amerika için hoş olmayan bir şeyler söyleyecek olsalar, mutlaka ona doğru dönüp konuşuyormuş… Katılımcılardan bir dostum, “Rubin İstanbul’a geldiğine pişman olmuştur herhalde” diye aktardı adamın muhtemel hislerini… Zaten kızarık olan yanakları onlarca kere kızıllaşmış çünkü…

Havaalanında beklerken konuştuğum genç meslektaş, “Yaşar Paşa, Kuzey Irak’a bugün-yarın müdahale yapılacakmış izlenimi veren haberler ve yorumlar konusunda hepimizi uyardı” dedi. “Yok öyle bir şey, neden bu kadar abartıyorsunuz, bilmiyorum” da demiş Org. Büyükanıt. Hatta hem bir gazetede yazan hem de bir kanalın haberlerini sunan kıdemli gazeteciyi azarlamış bile…

Bana olayı aktaran İsmail Küçükkaya işittiklerini 1 Haziran tarihli yazısında kendi sütununda da değerlendirdi:
“Paşa, ‘Eskiden sıcak takip yapıyorduk, anında sonuç alıyorduk. Ama şimdi şartlar değişti. Bu kez sınırın öte yanında PKK var, Kürt oluşumları var, bir de ABD var’ diyerek çok boyutlu soğukkanlı değerlendirme gerekliliğine vurgu yaptı. Bununla birlikte ‘Halkımızda sınır ötesi operasyon beklentisi oluşturmak yanlış, sakıncalı’ derken, bölgedeki hareketliliğin ‘Her bahar aylarında uygulanan rutin bir işlem’ olduğunun altını çizdi. Bu yaklaşımı daha önce birkaç kez Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ da ‘Sınır ötesi operasyon beklentisini gündemden kaldırmamız gerekir’ demişti."


Bu olayı ben 2 Haziran 2007 Cumartesi günü dinledim; bugün 14 Haziran… Arada neler olduğunu hep beraber yaşayarak gördük. “Kuzey Irak da Kuzey Irak” tartışmalarıyla geçti iki haftamız. Hükümetle asker arasında “Yetki verirsin, verdim, hayır yazılı talimat isterim, o zaman sen de bunu yazılı iste” türü atışmalara tanık olduk. Bütün bunlar Mayıs ayı sonunda İstanbul’da yapılan toplantının aralarında Org. Büyükanıt’ın gazetecilere yaptığı uyarıyla taban tabana zıtlık arz ediyor.

O halde bu çelişkiyi nasıl anlayacak, söylenenle olanı nasıl yorumlayacağız?

Galiba herkes bu soruyu kendine göre cevaplamak zorunda. Benim ne düşündüğümü öğrenmek isteyen ise… Benim ne düşündüğümü öğrenmek isteyenin kafasını biraz fazlaca çalıştırması gerekiyor.

PKK konusunda MHP ne kadar masum?

13 Haziran 2007, Çarşamba

Şehitlerin cenaze törenlerini hükümet aleyhtarı protesto gösterisine çevirenler kim? İlk akla gelen “MHP’li militanlar” cevabı oluyor. Atılan sloganların bazısı gerçekten de MHP’ye mal edilebilecek içerikte. Göstericilerin bazısı coşup eliyle kurt işareti de yapıyor. Görüntüler ilk akla geleni doğrular gibi.

Ne yalan söyleyeyim, cenaze törenlerini hükümet aleyhtarı protesto gösterisine döndürenlerin MHP’li olduklarına inanamıyorum. MHP parti yönetiminin bu tür eylemlerden medet umması bana pek makul gelmiyor da ondan… PKK ve Abdullah Öcalan üzerinden yürütülecek seçim kampanyası MHP’nin işini partizan olmayan seçmen gözünde çok zorlaştırır. Bakmayın Devlet Bahçeli’nin köşeye sıkıştırdığı zannıyla Tayyip Erdoğan’ı şehit cenazeleri konusunda hesaba çekmesine, bu konunun deşilmesinden en az hoşlanacak kişi bizzat Devlet Bahçeli’dir.

Esas tezim için birkaç paragraf bekleyeceksiniz; Abdullah Öcalan’ın ‘idam edilmemesi şartıyla’ Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra yaşananlar da ibret vericidir çünkü. ‘Şartlı teslimi’ kabul eden siyasî kadro o dönemin hükümetini oluşturan DSP ile MHP ve ANAP’tır. Devlet Bahçeli o hükümetin başbakan yardımcısıdır. AB ile uyum yasaları gereği idam cezasının Türk Ceza Yasası’ndan çıkartılmasını bu üç partinin koalisyon hükümeti sağlamıştır. Bu konu ne zaman açılsa, MHP’liler, “Meclis’teki oylamaya biz katılmadık, katılanlarımız aleyhte oy kullandı” savunmasına sığınırlar; ama sorun iki partinin (DSP ve ANAP) oylarının çıkarmaya yettiği yasada MHP’lilerin oyunun bulunmaması değildir ki… 2 Nolu DGM’nin verdiği Öcalan’ın idamı kararıyla ilgili dosyayı Başbakanlık’tan Adalet Bakanlığı’na havale etmeme mutabakatının bir parçasıdır MHP… Sözün kısası şu: Abdullah Öcalan asılmadıysa, MHP sayesinde oldu bu…

Bu konuyu büyüttüğüm sanılmasın. Devlet adına Öcalan’ın Türkiye’ye teslimi sırasında “İdam etmeyeceğiz” sözü verilirken MHP’nin de onayı mutlaka alınmıştı; Devlet Bey devlet adına verilen sözün çiğnenmesini isteyebilir miydi hiç?

MHP’nin PKK konusunda başını ağrıtacak esas sorun başka.

2002 seçiminde CHP Mersin Milletvekili olarak Meclis’e girmiş şimdinin DP Milletvekili eski diplomat İnal Batu’nun son açıklamaları gözden kaçtı. Abdullah Öcalan Suriye’den çıkıp dünya turuna başlayınca Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeni bir politika tespit etmiş. Hani şimdilerde CHP lideri Deniz Baykal’ın “Suriye formülünü uygulayalım efendim” diye teklif ettiği politika... O politikanın ne idiğünü, İnal Batu ancak şimdi açıkladığı için öğrenebiliyoruz. Öğrenme vesilemiz de, Öcalan’ın geçerken uğradığı İtalya’nın o dönem başbakanı Massimo D’Alema’nın İtalya Dışişleri Bakanı sıfatıyla ülkemizi ziyaret ediyor olması…

“Türkiye bana ‘Apo’yu Pakistan’a yolla’ dedi” başlıklı haberi okuyalım:

“İtalya Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Massimo D’Alema’nın bugün başlayacak Türkiye ziyareti öncesinde terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’la ilgili 8.5 yıldır bilinmeyen bir sır ortaya çıktı. Öcalan’ın İtalya’ya sığındığı dönem Türkiye’nin Roma Büyükelçisi olan İnal Batu’nun Ankara’nın talebi üzerine İtalyan hükümetine, Öcalan’ın Pakistan’a gönderilmesini teklif ettiği ancak Öcalan’ın reddetmesi üzerine İtalya’nın Ankara’ya olumsuz yanıt verdiği öğrenildi. Batu, İtalya ile kriz yaşandığı dönem Başbakan olan D’Alema’nın o zamanlar çok tecrübesiz bir devlet adamı olduğunu ve büyük hatalar yaparak Türkiye ile İtalya arasında derin bir kriz yaşanmasına yol açtığını anlattı.

"Kapalı kapılar ardında D’Alema’yı her ziyaretinde Öcalan’ı İtalya dışına çıkarmasını talep ettiğini anlatan Batu, 'İstediğimiz, zararlı olamayacağı, politika yapamayacağı, Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunamayacağı bir ülkeye örneğin Pakistan’a gönderilmesiydi' dedi.

"Öcalan’ı lider gibi ağırladı / D’ALEMA’NIN Öcalan’a hatırlı misafir muamelesi yaptığını ve arkadaşlarıyla beraber villada ağırladığını kaydeden Batu, 'D’Alema’nın bizi kızdıran tavrı Öcalan’ı Türkiye’ye vermemesi değil ona bir VIP (Çok Önemli Kişi) muamelesi, bir ulusal kurtuluş hareketi lideri muamelesi yapmasıydı. Türkiye’ye iade etmeyeceğini biz de biliyorduk' dedi. İtalya’nın önünde Öcalan’ı Türkiye’ye iade etmek dışında başka seçenekler de olduğunu belirten Batu, D’Alema’nın sonunda onu ülke dışına çıkardığını söyledi.”

Türkiye’nin Abdullah Öcalan’la ilgili formülü, Pakistan’da kendisine villa tahsis edilmesiymiş… Yani, “Suriye’de nasıl yaşıyorsa Apo, bir süre de Pakistan’da ikamet etsin” teklifini MHP'nin de içinde yer aldığı hükümet adına İtalyanlara iletmiş Türkiye’nin Roma Büyükelçisi İnal Batu…

Göstericiler MHP’li iseler, bu oyun çok sürmez, MHP'nin aleyhine döner…

Tehlikenin farkındayız

12 Haziran 2007, Salı

Aslında Cumhuriyet gazetesi manşetinden günler ve günler boyu sunduğu “Tehlikenin farkında mısınız?” sorusunu sormadan çok önceden başlayarak tehlikenin farkındaydık. ‘Anayasa profesörü’ titri de bulunan YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç, durduk yerde, “Siyasî iktidar devlet iktidarını da ele geçirmek istiyor” dediğinde etrafındaki YÖK üyeleri ne kast ettiğini belki anlamamış olabilirler; biz kendisinin ne demek istediğini anlayanlardanız. Kaç ay öncesinden şu kahredici cümleyi yazdığımı yazılarımı okuyan herkes hatırlayacaktır: “Keşke 2007 yılını takvimden silebilsek…”

Demokrasinin elden gidebileceği tehlikesinin farkında olmak, denilenleri anlamak, kaygılarımızı dostlarla paylaşmak fazla bir işe yaramıyor. 2007 yılına hızla girildi. Arka planda, cinayetler, suikastlar, azan PKK terörü, Kuzey Irak’a girip girmeme tartışmaları, şehit cenazeleri… Ön planda ise cumhurbaşkanı seçemeyen Meclis, süresini doldurduğu halde görevine devam eden cumhurbaşkanı, 22 Temmuz 2007 tarihine ayarlı genel seçim… İkisinin arasında da, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın basın toplantısı, Cumhuriyet mitingleri, internet sitesine konulan e-muhtıralar, Genelkurmay 2. Başkanı Org. Ergin Saygun’un “Allah Atatürk’e uzun ömür versin” duası…

Böyle bir Türkiye tablosu işte…

Son karede ne var? Esas soru bu. Tablonun ön, orta ve arkasında ne görünüyor ise, olan-biten her şeyin amacı, yürürlükte olan projenin son karesini kazasız-belâsız gerçekleştirmektir. Karanlık bir kare o. Cinayetler o kare için işleniyor, bütün demokrasi karşıtı hareketler de onun için...

Sürecin hayli farklı yönleri de olmasına rağmen, şu anda yaşananlar ülkemizde ilk kez görülmüyor... En önemli farklılık ‘aleniyet’ konusu... Süreci planlayıp uygulamaya koyanlar yaptıklarını da niyetlerini de saklamıyorlar. Göstere göstere yapılıyor her şey; neredeyse gözümüze sokacaklar… İttifakları ona göre oluşturuyor, var olan irtibatları takviye ediyor, ‘tak’ dediklerinde ‘şak’ demeye yanaşmayanları dolaylı veya dolaysız yöntemlerle korkutarak hizaya getiriyorlar.

Bir önemli farklılık da projenin esnekliği… Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili beklenti Tayyip Erdoğan’ın veya Vecdi Gönül gibi birinin adaylığı üzerine oturuyordu; Abdullah Gül’ün adaylığı ilk bir-iki gün şaşkınlık yarattı proje müellifleri üzerinde, ardından derhal yeni ayarlamalara gidebildiler. Bir süre soldakine benzer bir birleşmeyi sağda da yapmak üzere müthiş bir çaba sarf ettiler; sonunda bir baktık, kendi hazırlıklarını kendileri bozdular; tahmin edilebilecek sebeplerle...

Adım adım hayata geçen aleni ve esnek bir proje… Projenin amacı da ilk bakışta göze batan bu iki özelliğine uygun olarak birbirinden farklı sonuç almaya ayarlı biçimde iki şıklı.

Birinci şık, Ak Parti’nin şimdilerde yüzde 40’larda dolaşan oyunu son güne kadar uygulayacakları yöntemlerle yüzde 20 çizgisinin altına indirmek; bunu sağlamanın bir aracı olarak ‘korku’ faktörü kullanılıyor açık açık… Seçimden önceki hafta terörün bugünkünden çok daha fazla azması ve gasp eylemlerinin isyan ettirecek boyutlara ulaşması bir beklenti sözgelimi… O güne kadar, şehit cenazeleri bahane edilerek hareketlendirilen kadrolar, bakanlar ve Ak Partili siyasileri insan içine çıkamaz hale getirmeye çabalayacaklar…

Dr. Sedat Laçiner’in, pazartesi günü, çoktan kararlı hale gelmiş seçmenin, ancak güvenlik zaafı korkusuyla oyunu değiştirebileceğini Neşe Düzel’e söylemesi bir doğrunun tespiti; ilk şıkkı öncelikle bu yöntemle zorlayacaklar… Tabii bu arada, “400 milletvekili çıkarsalar yine de iktidar onlara verilmeyecek, iktidar olsalar bile istedikleri birini cumhurbaşkanı seçemeyecekler” türü propagandaların etkisini de unutmayalım.

Korku ve sindirme yöntemi 2. Dünya Savaşı’na giden Avrupa’da yaygın bir biçimde kullanıldı ve başarıya da ulaştı. Sovyetler Birliği’nin de uydu ülkeleri Moskova’ya bağlı tutmak için kullandığı bir yöntemdir o. ABD’de, Soğuk Savaş’ın en çılgın günlerinde Senatör Joseph McCarthy öne sürülerek tam bir ‘dehşet dönemi’ açılabilmişti insanların korkuları beslenerek…

“Seçim olmayabilir mi?” sorusu bu noktada karşımıza çıkıyor. Projenin ‘esnek’ oluşunu anlamaları bu soruyu sordurtuyor insanlara.

“Bir de ikinci şık var” demiştim. İkinci şık da korku ve sindirmeye rağmen halkın olan-bitene duyarsız kalması ve sandıkta bildiğini okuyarak endişe edilen ‘güçlü AKP iktidarı’ sonucunu çıkartması üzerine oturuyor. Öyle anlaşılıyor ki, sandıktan Ak Parti çıktığı takdirde, 23 Temmuz 2007 tarihinden sonrası da itişip kakışmalarla geçecek…

Geçmişte yaşanan süreçlerde niyetler kolay okunmazdı, bu sebeple boşa çıkarmak çok zordu; niyeti boşa çıkarmak bu kez daha da zor, ama niyetler okunamadığı için değil... PKK'nın azacağından, Irak'ta işlerin zıvanadan çıkacağından emin olduğu ve arkasına örgütlü bir destek aldığı için başarısından çok emin bu yeni süreci başlatanlar…

Şu satırları dikkatle okuyunuz: Cumhuriyet mitingleriyle, Batı’da (AB ve ABD’de)hâlâ "Ak Parti önemli" diyenlere, Ak Parti iktidarının karşısında olağanüstü organize ve muazzam güçlü bir halk muhalefeti olduğu mesajını vermiş oldular… Cenaze törenlerinde yapılan gösteriler, “Görüyorsunuz, insanların taa burasına geldi, her şeyi göze alıp protesto ediyorlar, iktidarın arkasında halk desteği yok” görüşünü törene katılan her düzeyden komutana kabul ettirmek için kullanılıyor… Terörün varlığı, ileriki günlerde artmasını beklediğim gasp olayları, sıradan insanlara, suçlular karşısında kendilerini korumasız hissettirme amaçlı.

“Amma da takıntılısın” demenizi bile göze alarak işte buraya not düşüyorum: Ankara’da trafik ışıkları önünde duran otomobillere yaklaşıp bir şeyler satma görüntüsüyle dilenenler bile son zamanlarda değişti. Üstü-başı düzgün biri, yanında temiz giysili iki küçük kız çocuğuyla su satarak dileniyordu geçen gün. Biraz sonra, elinde tuttuğu kartonun üzerinde “On yıldan beri Parkinson hastasıyım” yazan kalem efendisi tipli birini kenarda sessizce bekleşirken gördüm. İlkinde, “Böyle biri ve çocukları nasıl dilenir hale geldi?” diye düşündüm; ikinci görüntü “Acaba bunlar böyle düşünmemizi sağlamak için özel seferber edilmiş kişiler mi?” sorusunu aklıma getirdi.

Tehlikenin elbette farkındayız, ama ne çare ki o noktaya doğru hızla yol alıyoruz.

Ben hep buradaydım

11 Haziran 2007, Pazartesi

Demek ki, yazarlık mesleğim olmasa, daha doğrusu ekmeğimi yazarak kazanıyor olmasam, şu son üç-beş gün içerisinde kalemi hiç elime almayacakmışım.

Bu günlüğü amatörce niyetlerle tutuyorum. Çok okunsun diye bir çabam yok; tersine sadece adresini bizzat verdiğim kendime yakın hissettiğim kişiler okuyorsa buraya yazdıklarımı, daha büyük memnuniyet duyacağım. Gazete yazılarından farkı da burada zaten günlüğümün…

Son girişi perşembe günü yapmışım, bugün pazartesi; arada geçen kaç günde tek satır yazmak gelmemiş içimden. “Yazayım” dürtüsü duyduğum her anda, “Yazmayayım” kararlılığı ağır basmış olmalı. Yoksa iki elim kanda olsa, uykumdan veya başka meşgalelerimden çalar yine birkaç satır çiziktirirdim. İçimden gelmedi, kendimi zorlamadım ve yazmadım.

Ülkeyi ve dünyayı derinden etkileyen gelişmeler yaşanıyor birbiri ardınca ve ben bunların bizi nereye götürdüğünü bilebilecek -hiç değilse sezebilecek- durumdayım. Muhtıralar, mitingler, CHP’nin tavrı, ANAP ile DYP’ye ters düşen davranış biçimi… Bunların her birini tek tek öngöremesem bile bu malzemeleri kullanan süreci ne zamandır bekliyordum; yazı ve yorumlarıma sinen hava bu beklentimin gizli-açık işaretleriyle dolu.

Geçen pazar günü, Başbakan Tayyip Erdoğan’a çok yakın biri, bana, “Herkesi tedirgin eden senaryolar yazıyorsun, konuştuğun insanlar senden olumsuz etkileniyor” diyordu hesap sorarcasına... Ortamın olağandışılığa çok açık olduğu ve giderek daha da zor bir döneme girileceğine ilişkin tespitlerimi kast ediyordu Başbakan'ın yakını... Gözümün önünden on yıllık aralarla siyasî sorumluluk taşıyan kişilerin benzer takazaları geçti.

Turgut Özal cumhurbaşkanı seçildikten sonra partisini başıboş bırakmış, Mesut Yılmaz adım adım liderliğe oynar hale gelmişti; Özal ailesinin bazı fertlerinin de yardımıyla… Rahmetli, bir gün, “Sen yine senaryolar yazıyorsun” demişti sırf bunu söylemek için açtığı telefonda… Meclis kulisindeydim, “Cumhurbaşkanı aradı” diye sevinmeli miyim, yoksa azarladı diye üzülmeli miyim, bilemedim bir süre…

1997 başlarında, 28 Şubat MGK’sında çerçevesi çizilen sınırlar içerisinde hareketleri kısıtlanmış hükümetin başı, Necmettin Erbakan, birçok meslektaşın da bulunduğu bir toplantıda beni azarlamıştı. Olanı anlamazdan gelme ve her şeyi alttan alma eğilimini görünce, “Daha hangi noktaya kadar tahammül edeceksiniz, camilerin kapısına zincir vurulana kadar mı?” anlamına gelen ama kibarca yönelttiğim soruma çok kızmış, o kızgınlıkla şunları söylemişti: “İşler yolunda, yanlış yorumlarınla onları bozan sensin…”
Allah’ı var; Turgut Bey, ölümünden kısa süre önce katıldığı bir toplantının nefes alma bölümünde, parmağıyla işaret ederek beni yanına çağırmış, “Sen haklıymışsın” diyebilmişti. Demese ne yazardı ki, hiç sevmediği Mesut Yılmaz ANAP genel başkanı olmuştu çoktan; Semra, Ahmet ve Zeynep Özal’ın katkılarıyla…

Geçtiğimiz pazar günü herkesi tedirgin eden senaryolar yazdığımı yüzüme karşı söyleyen Başbakan'ın yakını, artan terör eylemleri, Genelkurmay sitesine konan yeni açıklama ve şehit cenazelerinde yaşanan üzücü olaylara tanık olmaya başladığında neler hissetmiştir acaba? Yoksa insanoğlu önce gözünü, sonra beynini arzu etmediklerine kapıyor ve böylece gelişmelerin dışında mı kalıyor?

Peki de, buradan nereye gidilecek?

Yaşanan gelişmeleri planlayan odak neler tasarlıyor yüzde yüz bilemesem de, tasarladıklarını hayata geçirdiği takdirde ülkenin ne hale geleceğini bütün çıplaklığıyla görebiliyorum. İstedikleri çizgide tutamazlar Türkiye’yi, terör alır başını gider ve sonunda en korktuğumuzun başımıza gelmesi kaçınılmaz olur. Milli refleksler de yanlış işlerde kullanıldığı için, tam o reflekslere ihtiyacımız olduğu sırada oldu-bittiye seyirci kalmaktan öteye gidemeyiz.

İster Irak topraklarına girelim ister girmeyelim, bugünkü zorlamalar devam ederse, Türkiye Irak’ı işgal altında tutan ABD’den daha beter bir duruma gelir. Dostu-düşmanı kendimize güldürürüz.

Umarım benim endişelerimi siyasî ve askerî sorumluluk taşıyanlar da paylaşıyordur. Benim okuyarak-düşünerek yapabildiğimi devletin istihbarat örgütleri hazır biçimde önlerine koyuyor çünkü…

Yoksa koymuyorlar mı?

Sil baştan

7 Haziran 2007, Perşembe

Her seçimde milletvekili olmak için can atanlar vardır, bu tanıdığım da onlardan biri; ancak aklının bir yarısı da yaşadığı Ege sahil kasabasına belediye başkanı olmasını tavsiye ediyor. Bu seçimde listeye girmeyi başardı, ama bayağı alt sıralarda; partisi ne kadar başarılı olursa olsun bunun kendisine fazla bir yararı dokunmayacak… Üzgün görünce, “Sen de artık ‘milletvekili olacaklar’ serisine girdin; seninle yer değiştirmek için sağ kolunu verecekler vardır” dedim; şöyle bir doğruldu. Ancak, cümlemin gerisi onu hiç mutlu etmedi.

Tayyip Erdoğan insanları kategorize eden bir yaklaşıma sahip. Herkese bulunduğu ve hak ettiği konuma göre zihninde bir yer açıyor. Milletvekili olacak adam var Tayyip Bey için, o milletvekilleri grubu içerisinde de bakan olacak adamlar… Dikkat ettiyseniz, ilk kurulan hükümet hemen hemen aynen devam ediyor; Cumhuriyet Tarihi’nde şimdikiler kadar uzun süreyle aynı koltukta oturmuş bakan yok. Bu bir rekor... Bana göre bunun sebebi Tayyip Bey’in sözünü ettiğim anlayışı: Bakanlar onun gözünde ‘bakan olacak adamlar’, bu yüzden de yerlerinde aklıyorlar…

Tanıdığımın bu tespitimden hoşlanmayışının sebebi, milletvekili seçilemeyecek bir yerden aday olarak seçime gireceği için, aklının bir yarısının tavsiye edip durduğu belediye başkanı olma şansını kaybetme ihtimali. Listeye girmesi onu ‘milletvekili olacak adam’ statüsüne yükseltti ve bu güzel bir şey, ancak aynı sebeple kasaba belediye başkanı olamayacak… Artık şansını bir dahaki seçimde bu defa seçilebilecek sıradan aday olmakta denemek zorunda.

Ak Parti’nin aday listesinde çok sayıda ‘bakan olabilecek adam’ var ve bunların büyük bir bölümü seçilecek sıralarda oldukları için Meclis’e girecekler. O zaman ne olacak? Partisi yeterli oyu alırsa ve hükümeti yine kendisi kuracaksa eski bakanlarla mı devam edecek Tayyip Erdoğan, yoksa yeni simaları mı hükümete alacak? Pek çok bakanın aklından bu soruyu geçirdiğine eminim.

Ben nedense hükümette de büyük çapta bir değişiklik bekleyenlerdenim. Evet, Tayyip Bey’in alıştığı insanlarla çalışma âdeti de var; sırf o sebeple Belediye Başkanı iken birlikte olduğu kadroyu geçen seçimde Meclis’e taşıdı ve çoğuna hükümetinde bakanlık da verdi. Ancak yeni yüzlerle birlikte görünmeyi de seviyor Tayyip Bey; değişiklik olacaksa, listeleri hazırlama sürecinde bir daha gördük, “Sil baştan” diyenlerden…

Tanıdığım kişi, bu dönem, ‘milletvekili adayı’ statüsüne girdiğiyle kalacak, etrafta da öyle bilinecek; yaşı müsait, gelecek dönemi bekleyebilir...

Listeleri okurken

5 Haziran 2007, Salı

Milletvekili değişik bir insan türüdür; belki kimse milletvekili olduğunda başkalarından farklı değildir de Meclis’e girip etraftan vekil muamelesi görmeye başlayınca değişir. Muhtemelen bir süreç içerisinde gerçekleşir bu değişim; değişene bile fark ettirmeden hem de… Oysa bizde sistem milletvekiline “Mağrur olma” demek için elinden geleni yapmıştır: Küçük bir çalışma odası, başkalarıyla paylaştığı bir sekreter, bir de danışman, o kadar… ABD’de, Almanya’da, İngiltere’de milletvekilliği çok daha saltanatlıdır bizdekiyle mukayese edildiğinde…

İstisnalar elbette vardır da çoğu milletvekili için geçerli sayılabilecek kural şudur: Bir kere Meclis’e giren ölene kadar orada kalacakmış havasına girer; dahası, öyle olmak için de elinden geleni yapar.

12 Eylül sonrasında siyaset kanalları yeniden açılırken, askeri yönetim tarafından, Meclis’i ve dolayısıyla da milletvekillerini daha da güçsüz kılacak anayasal ve yasal tedbirler alınmıştı. Kafasında 'güçlü olmayan parti' modeliyle siyasete atılan Turgut Özal da iktidarı sırasında etkisizliği biraz daha pekiştiren yeni kurallar getirdi. Halen yürürlüğünü sürdüren tedbirlerden biri ‘lidere bağlı vekil’ sonucunu doğuracak biçimde önseçimi gereksizleştirmektir. CHP bir süre öncesine kadar birkaç il dışında önseçim yapmaya devam etti, şimdiyse o da tam tersi noktaya geldi; bu seçimde sadece altı ilde önseçim sayılabilecek bir yoklama yaptırdı CHP. Ak Parti ise ‘teşkilât temayülü’ adlı bir uygulama yapıyor, ama sonuçta kimin Meclis’e gireceğine, halktan önce, birkaç kişi karar vermiş oluyor. Belki de tek bir kişi…

Elime geçer geçmez göz attığımda, hemen her partide, iyi tanıdığım, değerli bulduğum bazı isimlerin listelere alınmadığını fark ettim. Özellikle Ak Parti’de tırpan fazla çalışmış; aralarında 1991’den beri parlamentoda bulunanlar da var, 150 kadar milletvekili listeye alınmamış. Seçilemeyecek alt sıralardakileri de hesaba katarsak bu sayı 200’e kadar çıkıyor. Deniz Baykal da Tayyip Erdoğan kadar keskin kullanmış silgisini…

İki hafta önce listelerde köklü bir değişiklik gerektiğini, ancak bu beklentimin gerçekleşmesinden fazla umutlu olmadığımı buraya yazmıştım. Düştüğüm notu şimdi okumak heyecan veriyor bana:

“Umutsuz görünüyorsam, listeleri hazırlayacakların işlerinin zorluğunu bilmemden… Parti lideri, bir ön çalışma yaptırıp gelecek dönem Meclis dışında (partide ve bürokraside) değerlendirebilecekleri bazı milletvekillerine bugüne kadar yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür ederek fedakârlık talep etse, bir-ikisi homurdansa bile-çoğu bunu anlayışla karşılayabilir; ancak böyle ince hesaplar pek yapılmıyor bizde…

Oysa gelecek Meclis, daha doğrusu önümüzdeki dönem, çok çetin mücadelelerle geçecek; bütün partilerin buna uygun hazırlıklara şimdiden girmeleri gerekiyor. Sayıca üstünlüğün fazla bir anlam taşımadığı görüldü bu dönemde, bu defa nitelikçe de sağlam olmak şart…”

Heyecanımın sebebi, “Her gün en samimi hislerimi okuyanlarla paylaştığım günlüğümü acaba liderler okuyorlar mı?” hüsnü kuruntusuna kapılmam… İnternette bir günlüğüm olduğunu kimselere duyurmadım, o sebeple sadece benim adresini verdiğim az sayıda insan ile tesadüfen keşfedenler erişebiliyor buraya. Büyük ihtimalle, günlüğüme yazdıklarımdan habersiz, ancak benimle aynı tahlili yapıp benzer bir çıkarsamada bulunarak kullandı liderler silgilerini; ilki kadar olmasa da bu ihtimal de heyecan verici bence…

Çevremden adaylık koyanlar listelere pek giremedi. Ünlü gazeteci dostum da, önemli bir araştırma dergisinin yayıncısı ahbabım da, bir ansiklopediyi tek başına hazırlayıp yayımlayan tanıdığım da… Yan odada oturan temsilcim ise bayağı alt sıralarda yer tutabildi; iki partili Meclis tablosu çıkarsa sandıktan, ancak o zaman milletvekili olma ihtimali var. Buna karşılık, aday adayı olduğunu bile bilmediğim bazı dostları listelerin seçilebilecek yerlerinde gördüm.

Temennim gerçekleşti diye sevineyim mi, yoksa “Önümüzdeki dönem çetin mücadelelerle geçecek” beklentimi hatırlayıp şimdiden karalar mı bağlayayım, bilemiyorum.